Orhan Güneş
Orhan Güneş



Bir hilal uğruna batan güneşler…

17 Mart 2015 Salı 11:17

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya, kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Eski dünya, yeni dünya, bütün ekvam-ı beşer, kaynıyor kum gibi. Mahşer mi hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk. Sade bir hadise var ortada: vahşetler denk.

Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela… Hani, tauna da züldür bun rezil istila!

Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz… medeniyet denilen kahpe, hakikat yüzsüz.

Öteden saiklar parçalıyor afakı, beriden zelzeleler kaldırıyor amakı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin, sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam, atılan her lağamın yaktığı yüzlerce adam…

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; o ne müthiş tipidir: Savrulur enkazı beşer.

Kafa göz gövde bacak kol çene parmak el ayak… boşanır sırtlara vadilere sağanak sağanak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller, yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, sürü halinde gezerken sayısız teyyare…

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler, kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler…

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram? Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam…

Bu göğüslerse Huda’nın ebedi serhaddi; ‘O benim sun-i bedi’im onu çiğnetme’ dedi.

Asım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek. İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek!

Şüheda gövdesi bir baksana, dağlar, taşlar… O, rüku olmasa dünyada eğilmez başlar…

Vurulup tertemiz alnından , uzanmış yatıyor, bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor…

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi, Bedr’inarslanları ancak bu kadar şanlı idi…

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? ‘Gömelim gel seni tarihe’ desem sığmazsın…

‘Bu taşındır’ diyerek Kabe’yi diksem başına; ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına…

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridanamıyle, kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle,

Ebr’i nisanı açık türbene çatsam da tavan, yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan…

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına, uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana, yine bir şey yapabildim diyemem hatırana…

Sen ki, son ehli salibin kırarak savletini, şarkın en sevgili sultanı Salahaddin’i,

Kılıçarslan gibi iclaline ettin hayran, sen ki İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran…

Sen ki a’sara gömülsen taşacaksın… Heyhat!  Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat…

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber, Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber…

Söylenecek her şeyi üstad söylemiş, bizlere bir şey bırakmamış…

Bir Hilal için batan tüm Güneşlerin ruhu şad olsun…

 

 




Bu haber 2088 kez okunmuştur.

18.11.2017 05:43:03 

Yorum bulunamadı.

bursa güvenlik sistemleriantalya transferbursa web tasarımorhangazi haberkontrol vanası matbaa merdanelerimerdane
Copyright © 2010 Ajans Orhangazi. Tüm Hakları Saklıdır.Haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek dahi izinsiz kopyalanamaz kullanılamaz.